Şehid Süleymani'nin Kızı Babasını Anlatıyor
Şehid Kasım Süleymani'nin kızı Zeyneb Süleymani, El Meyadin Televizyonu'na verdiği röportajda, Şehid Serdar'ın şahsiyeti ve mücadelesi hakkında çok önemli bilgiler verdi.

Zeyneb Süleymani: Bismillahirrahmanirrahim.
 
Size ve bu söyleşiyi izleyecek olan tüm izleyicilerimize selamlarını ve saygılarımı sunuyorum. Öncelikle bana lütufta bulunarak beni Kasım Süleymani’nin kadın şekli olarak niteleyen ifadenizle ilgili bir açıklama yapmak istiyorum. Ben gerçekten o düzeyde değilim. Yani Hac Kasım’ın düzeyi hiçbir şeyle, hiç kimseyle kıyas edilemez. Hac Kasım başkalarıyla kıyaslanacak biri olmamalı. Ben yarın belki hatalar yapabilirim; dolayısıyla ben onun kızı olduğum için benim yaptığım hatalar ona isnat edilmemelidir. Ben de tıpkı Hac Kasım’ı seven diğer insanlar gibi onun bir aşığı ve öğrencisiyim. Ben kendimi bu yolda onun öğrencilerinden biri olarak görüyorum ve bu hususta onun kızı olmaktan başka diğer insanlarla hiçbir farkım yoktur. Ben de Hac Kasım’ı seven, onun okulunun öğrencisi olan biriyim.
 
Benim babamla olan ilişkime dair sorunuza dönecek olursak. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu ilişki, gerçekten diğer tüm kız ve erkek kardeşlerim için de söz konusuydu. O, her birimizi ayrı ayrı çok severdi. Her birimize ayrı bir ilgisi vardı. Bizim her birimize karşı farklıydı; çünkü bizim her birimiz farklı şahsiyetlere sahiptik. Örneğin kız kardeşim Nergis’e, erkek kardeşim Hüseyin’e, diğer kardeşlerim Fatıma’ya, Rıza’ya ve bana ilgisi farklı farklıydı. Ben ailenin en küçüğüyüm. Ailenin en küçüğü olmayı bilirsiniz. Siz buna Lübnan’da “delvua” diyorsunuz, biz Farsçada “teh-i tegari” deriz. Ben ailenin en sonuncusuydum, ayrıca o dönemde evli değildim. Evdeydim ve onunla daha fazla vakit geçiriyordum. O evde olduğu zaman ben de evdeydim. Diğer kardeşlerim kendi evlerindeydi ve evlerinin işleriyle meşguldüler. Bu durum benim onunla daha fazla vakit geçirmeme neden olmuştu. Benim ona çok özel bir sevgim vardı, mümkün olabildiğince vaktimi onunla geçirmek istiyordum.
 
Bazen o Tahran’da bürosunda çalışıyor olurdu. Benim onun işini bitirip eve dönmesini beklemeye sabrım olmazdı. Onun bürosuna gider orada saatlerce oturur ona bakardım ve o da işleriyle ilgilenirdi. O, şehit ailelerine karşı çok ilgiliydi, şehit aileleri onun için çok önemliydi. Sürekli olarak şehit aileleriyle ilgilenmek, onları koruyup gözetmek, sorunları varsa onları çözmek isterdi. Ben yaşça biraz büyüyünce bana lütufta bulundu. Beni o düzeyde görmüş olacak ki bana dedi ki: “Sen benim şehit aileleri ile aramda köprü ol. Ben senin aracılığınla onların durumundan doğrudan haberdar olabileyim. Onların yaşadığı sorunlar olursa onu bana hızlıca bildir. Ben de böylece doğrudan onların durumundan haberdar olmuş olayım.”
 
Ben de bir vasıta ile bu işi yapıyordum, çok yakın bir ilişkim vardı ve şehadetinden sonra onun beni bu ortama daha fazla aşina kılmak istediği kanaatine vardım. Yani o benim şehit ailelerinden daha fazla ders almamı, onların duygularını, yaşantılarını daha iyi anlamamı istiyordu. Dolayısıyla bu durum benim onunla daha fazla vakit geçirmemi sağladı. Ben de her zaman ona yoldaş olmak, onunla arkadaşlık etmek, ondan bir şeyler öğrenmek istiyordum. Bu durum onunla daha fazla vakit geçirmemi ve onunla daha yakın bir ilişki içinde olmamı sağladı.
 
Daha bütünsel ve genel anlatmak gerekirse babam, güçlü bir saha komutanı olmakla birlikte, çok yüksek bir karizmaya sahip olmakla birlikte, olağanüstü bir zekaya sahip olmakla birlikte aynı zamanda çok şefkatli ve merhametli bir kalbe sahipti. Bana göre Hac Kasım, böylesi bir kalbe sahip olduğu için işlerinde bu kadar başarılıydı. Onun şahsiyeti etrafında gelişen olaylarda asıl mesele onun kalbi, şefkati ve merhametiydi. Hac Kasım kalbiyle insanlarla nüfuz ediyordu. Yani o sadece bir komutan bir asker veya siyasi bir şahsiyet değildi. Yani o sadece bir komutan olarak emirler veren biri değildi. Ben babamın insanların kalbine nüfuz ettiğini bizatihi gördüm, tanık oldum. Onunla iş yapan insanların, onun yakın çevresinde bulunan insanların kalbinde bıraktığı etki, bir komutanın veya askerin emrinin bırakabileceği etkinin çok üstündeydi. Ben bunu, onun şahsiyetindeki diğer her şeyin daha üstünde bir şey olarak görüyorum gerçekten. O bir askeri şahsiyet olarak olağanüstü bir heybete ve görkeme de sahipti; ama şuna inanıyorum ki onun etrafındaki insanları ona çeken, yönlendiren şey onun şefkatli ve merhametli kalbiydi. Sözlerinde özgüven vardı. Bir konuyla ilgili konuştuğu zaman çok sağlam konuşurdu; karşıdakine özgüven kazandırırdı. Ben onun şahsiyetinin bu boyutlarının Hac Kasım’ı bu kadar başarılı biri yaptığına inanıyorum.
 
Kısaca şunu söyleyebilirim ki Hac Kasım, diğer askeri veya siyasi şahsiyetlere göre çok farklı bir kalbe sahipti. O sahip olduğu şefkat ve merhamet ile gerçekten eşsiz bir insandı.
 
Şimdi sizin sorduğunuz bu soru, bizim de yıllardır üzerinde durduğumuz bir şeydi. Biz hayatımızın her döneminde müthiş stresler yaşadık. Yani biz şunu biliyorduk ki babamız gidip masasının başında oturan ve savaşa uzaktan komuta eden biri değildir. Böyle olabilirdi, yani o bürosundan savaş sahasındaki durumu inceleyebilir ve süreci yönetebilirdi. Fakat biz de biliyorduk ve herkes de biliyordu ki o, çok büyük tehlikelerin tehdidi altındaydı. Onun tek bir tane düşmanı yoktu ve o düşmanlar da öyle az bir güce sahip düşmanlar değildi.
 
Ben bu konuda her zaman ona sorardım. Bir kız evlat olarak, kız evlat duygusallığı babamın başına bir iş gelmesinden korkuyordum. Çünkü onun hiçbir şeyden çekinmeden sahaya gittiğini, biliyorduk. Çok sıradan bir motosikletle savaş meydanlarında dolaştığına, ileri hatlara kadar gidip düşmanı izlediğine ve sonra geri döndüğüne dair görüntüleri internette çokça görüyorduk. Ben hep şu soruyu sorardım: Siz neden büronuzda oturup süreci oradan yönetmiyorsunuz? Neden mutlaka sahaya gitmeniz gerekiyor? Orası sizin için tehlikelidir, siz bir komutansınız eğer siz vurulursanız cephe zarar görür, bu eksen zarar görür, sizin varlığınız çok önemlidir derdim. O bana bu konuda yazmıştı…
 
Evet, konu Amirli operasyonuyla ilgiliydi. O gitmeden önce ben çok kaygılanıyordum. Birkaç gün daha kalın, siz daha yeni geldiniz diyordum. Gerçekten onu çok özlemiştim ve onun orada olmasından dolayı hepimiz sürekli stres altındaydık. O bana şöyle yazmıştı: Siz benim gitmememi nasıl istersiniz? O kuşatma altındaki mazlum çocukların Allah’tan başka tek umudu benim. Onlar benim oraya gitmemi ve onlara yardım etmemi bekliyorlar. Ben bu savaş sahasında mülteci durumuna düşmüş her bir hanımı gördüğümde Zeyneb’im, Fatıma’m ve Nergis’im aklıma geliyor. Kendi çocuklarım aklıma geliyor. Onların benim çocuklarımdan hiçbir farkı yok. Gitmek benim görevim, ben kalamam, benim mutlaka gitmem gerekiyor. Eğer siz beni bu eve hapsederseniz, eğer Allah’ın dileği bu olursa ben bu evde de her an ölebilirim. Ben şehadetin peşindeyim, ben kalamam, durumu oturup izleyemem. Onun savaş meydanına gitmesine sebep olan olaylarla ilgili olarak o diyordu ki orada bulunan güçlerin komutanı benim. Önce benim gitmem, onların gelmesi için hattı açmam gerekir. Halkın çocuklarının canı benim elimde. Ben onların yanında olmalıyım. Sahada komutan ile askerin farkı yoktur. Onların canı da benim canım kadar önemlidir. Benim hayatımla, orada bulunan ve emek veren gençlerin hayatının hiçbir farkı yoktur.
 
O her zaman yazardı, ben şehadet peşindeydim derdi. Ben cephelerde şehadeti arıyorum, dostlarım gitti ben kaldım gerçekten rahatsızım ve yorgunum derdi. O gerçekten şehadete aşıktı. Şehadete seslenirdi, her zaman şehadeti ister şehadete koşardı. O, gerek bana gerekse diğer kardeşlerime yazdığı her mektubunda ben şehadeti arıyorum derdi.
 
Evet bu cesaret, onun çocukluğundan beri olan bir şey. Bizler halamızdan, amcamızdan onun çocukluğuna dair birçok hatıra dinledik. Onun çocukluğunda da çok cesur olduğunu anlatıyorlardı. Yani onun komutanlığında gördüğümüz cesaretinin kökleri çocukluğuna uzanır.
 
Sizin bahsettiğiniz konuyu biz onun şehadetinden sonra birçok defa duyduk. Herkesin bildiği üzere onun hayatı sürekli tehlike ve risk altında bulunuyordu. Onun gittiği her yerde bir düşman pusudaydı. Bunlar da öyle bir iki tane değildi. Ona zarar vermek isteyenlerin sayısı çok fazlaydı. Onun şehadetinden sonra basında da yer alan birçok şey anlatıldı. Mesela Kirman’daki Hüseyniye olayı ile ilgiliydi. Hz. Fatıma ile ilgili bir merasim yapacağımız bir dönemde bir terörist grubun caddenin diğer tarafından Hüseyniye’ye kadar tünel kazdığını ve o Hüseyniye’ye geldiğinde orayı bombayla havaya uçuracaklarını duyduk. Bu olay basında da yer aldı. Şükürler olsun ki onların planı boşa çıktı. O, bu tir olayları gülerek anlatırdı. Bu tür şeyler onun için korkutucu, kaygılandırıcı şeyler değildi asla. O, düşmanla alay ederdi. Düşmanlar o kadar aciz ki beni her ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırma noktasına gelmişler derdi.
 
Mesela bir defasında o uçaktayken iki Amerikan savaş uçağı onu takip ediyor. Pilota uçağı indirmesi yönünde uyarı yapıyorlar. Uçağa o kadar yaklaşıyorlar ki pilot onları yanı başında görüyor. Onun o sırada uçaktaki durumunu anlattılar, yaşananlara hiçbir şekilde aldırış etmiyor.
 
Şu an nerede olduğunu hatırlamıyorum. Allah’ın takdiriyle o zaman böyle bir şey olmadı; ama bu olay onun sürekli olarak sahada olduğunu ve ne kadar tehlike altında olduğunu gösteriyor.
 
Onun bir koruması vardı. O, babamın şehadetinden önce Suriye’de şehit oldu. Babamın koruması olan Şehit Rıza Hurremi, bir defasında babamla ilgili olarak bana şunları anlatmıştı: Biz hattaydık, Hac Kasım inceleme için hatta geldi. Herkes şoke olmuş, IŞİD hemen karşımızda, sizin burada ne işiniz var diye hayretle sormuştu. O gülümseyerek herkesi selamladı, hal hatır sordu. Herkese moral verdi. O sırada görünüşü bizim arkadaşlara benzemeyen iki yabancı adam dikkatimizi çekti. Hatta durmuş kendi aralarında konuşuyorlardı ve yüzlerini de örtmüşlerdi. Ben Hac Kasım’a döndüm ve bu iki kişinin durumu çok tuhaf dedim. Fakat Hac Kasım meşguldü ve benim söylediklerime hiç önem vermedi. O, hatta olduğu zaman yoğunluktan bu tür şeylere önem vermiyordu.
 
Babamla birlikte şehit olan Pur Caferi Bey de o sırada orada bulunuyormuş. Hürremi Bey onlara diyor ki müsaadenizle ben gidip oradaki arkadaşlara bu şahısların kim olduğunu sorayım. O, tam babamdan ayrılıp da onların kim olduğunu sormak için ileri doğru adım atarken, onlar babama doğru ateş etmeye başlıyorlar. Hürremi Bey, babamın gömleğinden çekiyor ve yere yatıyorlar.
 
Ben bunu Allah’ın onu koruması olarak görüyorum. Yani tehlike ve suikast bu kadar yakındı ; ama ona zarar verememişlerdi.
 
Evet, o olay olduğu zaman… O gerçekten çok aniden olan bir şeydi. Şoke olmuştuk. O dönemde Şam havaalanı otobanının iki tarafı, silahlı grupların elindeydi. Patlama olup da ben arabaya binince bir anda her kararmıştı. Arabaların sürati, babamın tehlikede olduğunu gösteriyor diye hissettim. Daha önce de otobanın iki tarafının silahlı grupların elinde olduğunu duymuştum. O sırada ben onu korumak için ne yapabilirim diye düşündüm ve ona sarıldım. Kollarımı açıp ona arkadan sarıldım ve eğer benim tarafından ona ateş açarlarsa mermiler ona isabet etmesin diye düşündüm. O, güldü önce benim ona neden sarıldığımı anlamadı. Benim korktuğumu düşündü. Sonra oraya varınca sen beni korumak için mi bana sarıldın niye böyle bir şey yaptın, ya sana bir şey olsa ben ne yapardım diye söylendi, rahatsız oldu.
 
Bu konuda iki mesele onun için çok önemliydi. Gerçekten o ne zaman konuşsa bu iki meseleden bahsederdi. Bu adeta iki temel meseleydi. Birincisi Hz. Zeyneb ve Hz. Rukayye’nin türbeleri oradaydı. O, diyordu ki biz tarihin tekrar etmesine, Hz. Zeyneb’e ve Hz. Rukayye’ye yeniden saldırılmasına izin veremeyiz. Onun Suriye meselesine bu kadar güçlü bir şekilde girmesinin sebeplerinden biri buydu. İkincisi ise Suriye, Lübnan ve İran, birbirine çok yakındı. Bu yakınlık tehlikeyi de arttırıyordu. Düşman eğer Suriye’ye daha büyük bir ölçekte girerse, İran sınırına da yaklaşır ve İran da tehlikeye düşerdi. Yani o bu şekilde hem Suriye’yi savundu hem de İran’ı savundu. O, Suriye’de savaşırken, İran İslam Cumhuriyeti sınırlarını da savundu. Halkın canı, malı ve namusu tehlikeye düşmüştü ve Hac Kasım için onun Suriye halkı, Lübnan halkı, Filistin halkı, Yemen halkı veya İran halkı olması fark etmiyordu. Halkın canı, malı namusu, onun kırmızıçizgisiydi. Her nerede insanlara zulmediliyorsa, orada zulüm gören insanlara yardıma gidiyordu.
 
Sayın Beşşar Esed’le ilgili olarak, Suriye’deki olaylar yeni başladığı ve yavaş yavaş yükseldiği sıralarda biz ona siz onu nasıl görüyorsunuz diye sormuştuk. Onun verdiği cevap ilginçti. O dedi ki ben kendisini fevkalade cesur bir kişi olarak görüyorum. O, halkına olağanüstü önem veriyor. Biz bazı Arap ülkelerindeki yetkililerin olaylar başlayınca kaçtığını gördük. Onun yerinde başka biri olsaydı, her şeyi bırakır ve bir başka yere kaçardı. O ise sağlam bir şekilde kaldı; halkını savundu, ülkeyi savundu. Cumhurbaşkanlığı köşkünün dahi saldırıya uğradığı bir dönemde orayı terk etmedi. Halkına güven vermek için orada kaldı, hatta birkaç defa konuşma yaptı.
 
Sizin de işaret ettiğiniz gibi Hac Kasım’ın karargahının ismi Filistin meselesiydiler ilgiliydi: Devrim Muhafızları Kudüs Gücü. Onun bölgedeki görevlerinden ayrı olarak Filistin davası ve Filistin halkı onun için fevkalade bir öneme sahipti. O, bu mazlum halk için her şeyin yapılması gerektiğine inanıyordu. Hatta onun şehadetinden sonra Devrim Lideri de bir konuşmasında “O, Filistinlilerin avcunu doldurdu” demişti. Hac Kasım, gerçekten de tüm imkanlarını Filistin davası için ortaya koydu ve bizler şu an bunun sonuçlarını müşahede ediyoruz. Filistin’de, Filistin direnişinde meydana getirilen güç, İsrail’de nasıl bir korku ve dehşet yarattı ki Filistinlilerin cevabından korkuyorlar. Kendilerini taşla savunan bir halkın avcu silahla doldu. Artık kendilerini savunabilir hale geldiler. Çocuk katili bir rejim tarafından işgal edilmiş olan ülkelerini savunabilir hale geldiler.
 
Ben Lübnan’da olduğum dönemde Sayın İsmail Heniye’yi gördüm. O, hac Kasım ile konuşurken onun gözlerinde ve sözlerinde onunla Hac Kasım arasında nasıl bir sevgi olduğunu ve bunu hiç kimsenin yok edemeyeceğini gördüm. Ben, biz, Hac Kasım’ın ailesi dünyanın Filistin’ yalnız bıraktığını görüyoruz. Ama Filistin halkı şunu bilsin ki, Filistin direnişi şunu bilsin ki Hac Kasım’ın mirası, Filistin’in işgalde kalmasına izin vermeyecek. İran İslam Devrimi Lideri’nin vaadi de inşallah gerçekleşecek.
 
İsrail meselesi, ona soru sorabileceğimizi düşündüğümüz konulardandı; bu konuda onun bize cevap vereceğini biliyorduk. Çünkü biz bazı konularda ona soru sormamamız gerektiğini bilirdik. O, İsrail’in çocukça hareketlerine, maskaralıklarına hep gülerdi. Onların olağanüstü korkak insanlar olduğunu ve korkularından dolayı bazı aptalca işler yaptıklarını söylerdi. Bizim Allah’a tevekkül sayesinde sahip olduğumuz bir güç var, onlar böylesi bir güce değil sahip olmak onu tanımıyorlar bile. Böylesi bir güçten gafiller. Bizim sahip olduğumuz ruh hali ile onların sahip olduğu ruh hali asla kıyas edilemez.
 
O, İsrail’i küçük ve hakir görürdü. Ben onun yaptığı bir konuşmayı hatırlıyorum. O konuşmasında toplulukta bulunanlara diyordu ki “inşaallah bir gün hepimiz birlikte İsrail’e karşı savaşırız ve bu yolda şehit oluruz.” İşin ilginç yanı onun bu konuşması, Kudüs Gücü Komutanlığı görevine tayin edilmeden önce yapılmış bir konuşma olmasıydı.
 
Hac Kasım, Irak üzerinde çok dururdu. Irak konusuna birkaç kat daha fazla emek verirdi. Sanırım bunun sebebi Amerikalıların Irak’taki açık ve somut varlığıydı; bu, diğer ülkelerde Irak’taki kadar aleni değil. Onlar Irak’ı işgal ettiler ve çok açıkça her şeyi yapıyorlar. Biz, Hac Kasım’ın Irak’a birkaç kat daha fazla zaman ayırdığını görüyorduk. Irak, onun için çok önemliydi. Irak’ın onun için çok önemli olması da son derece doğaldı. Çünkü hem İmamların kabirleri orada bulunuyordu. Hem de siyasi ve askeri açıdan Irak meselesi İran İslam Cumhuriyeti için çok önemliydi. Irak tarafından İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik tehditler, diğer ülkelere göre çok daha fazlaydı. Onun şehadetinden önceki son Irak ziyareti yaklaşık olarak 20, 22 gün sürmüştü. Yani iş öyle bir noktaya varmıştı ki o, Irak’ı terk edemiyordu. Irak’ta şartlar çok zorlaşmıştı. Biz, bu meselenin onu ne kadar yorduğunu ve ona eziyet verdiğini görüyorduk.
 
Hac Kasım gerek Irak’ta, gerek Suriye’de, gerek Filistin’de gerek Lübnan’da ve hatta İran’da bir direniş gücü meydana getirdi. Onu destekledi ve güçlendirdi. Bu direnişi genişletti ve büyüttük. Bu ülkelerdeki bu direnişler düşmanın gözüne batan birer diken oldu.
 
Haşd Şaabi direniş güçleri görevi, Suriye’deki Ulusal Savunma Güçleri görevi, Hizbullah direnişi, Yemen’deki Ensarullah direnişi, Filistin direnişi görevi bence sadece Ortadoğu’da savaşa yönelik değil; çok daha büyük ve yüksek bir göreve yöneliktir. Sanırım babam bunu daha önceden bir yol olarak gördü, yani bunların birbirleriyle dayanışması inşallah İslam düşmanlarını yok edecektir.
 
Şehit Ebu Mehdi el-Mühendis’le ilgili sorunuza gelince, evet bu iki büyük şehidin kanı birbirine karıştı. Ben bu iki büyük şehidin birlikte şehit olmasının Allah’ın iradesi ile olduğuna inanıyorum. Allah’ın iradesiyle bu iki büyük insanın birlikte şehit olmaları ve kanlarının birbirine karışması, Irak halkı ile İran halkı arasında güçlü, sağlam ve kopmaz bir ilişki başlatmasına yönelikti.
 
Onun Ebu Mehdi ile olan ilişkisini tarif edecek kelime bulamıyorum, bu, çok derin bir kalbi dostluk ilişkisiydi. Babamın yaptığı ziyaretlerin hiçbirinde Sayın Ebu Mehdi’nin Hac Kasım’ı yalnız bıraktığını asla görmedim. Her zaman onunla birlikteydi. Bir defasında bizzat bana şöyle söylemişti: Allah’tan her zaman şunu diliyorum eğer Hac Kasım’a bir şey olacaksa ondan önce ben bu dünyadan gitmiş olayım ve o günü görmemek için ben bu dünyada olmayayım. Bu kalbi duygu aynı şekilde babamda Ebu Mehdi için vardı. Onların arasındaki arkadaşlık en iyi arkadaşlık türüydü. Akıbetleri de en iyi akıbet oldu.
 
O, her zaman Yemen halkının direnişini över ve takdir ederdi. Derdi ki bu halk ne büyük zorluklar içinde var olabildi, ne büyük baskılara ve zorluklara uğradı, ama buna karşın ne büyük bir direniş gösterdi. Yemen halkı ne kadar sabırlı, Allah’ın iradesine ve liderlerine ne kadar da güveniyorlar. O’nun Sayın Abdulmelik Husi’ye çok büyük bir ilgisi vardı. O, konuşma yaptığı zaman, babam onun cesurca konuşmalarından çok büyük keyif alırdı. Derdi ki o yaşça bize göre küçük olabilir ama ben bu gencin böylesine görkemli ve güçlü bir şekilde konuşmasından ve Suudilerin derisini yüzmesinden büyük bir keyif alıyorum.
 
Her zaman şöyle derdi: Allah ona, Yemen halkının mazlumluğunu ortadan kaldıracak bir kuvvet verdi. O Yemen’in potansiyelini ortaya çıkardı. Babam Sayın Husi’yi her zaman överdi, gerçekten çok takdir ederdi. Onu fevkalade güçlü bir direniş lideri olarak görürdü. Şu an bizler de Suudilerin ondan ne kadar korktuğunu görüyoruz. Onun cevap verme tarzından korkuyorlar. O, gerçekten bu konuda istisnai bir kişidir.
 
Onunla Sayın Seyyid Hasan Nasrullah arasındaki ilişkiyi anlatabilecek söz bulamıyorum, gerçekten benim dilim bu konuda yetersizdir. O ilişki o kadar büyük ve derindir ki benim bunu tasvir edebilmem mümkün değil. Ben şuna inanıyorum ki Sayın Seyyid, Hac Kasım’ın şehadetinden dolayı en az bizim kadar üzüldü. Bu ilişki sadece bir iş ilişkisi değildi.
 
Babamın evde onun hakkında nasıl konuştuğunu görürdüm, onu nasıl anlattığını görürdüm. Yani bu sadece bir iş ilişkisi meselesi değildi. Bu, kalbi bir ilişkiydi, kardeşçe bir sevgi ilişkisiydi. Bu iki taraflı bir sevgiydi, Hac Kasım, Seyyid Nasrullah’ı, Seyyid Nasrullah da Hac Kasım’ı çok severdi. Ben bu kardeşliği ve sevgiyi anlatabilecek yeterliliğe sahip değilim.
 
O her zaman bize söylerdi biz de sürekli olarak görürdük. Örneğin Irak’ı, Suriye’yi, Filistin’i ve diğer yerlerdeki gelişmeleri takip ederken Hizbullah’tan yana daima kafası rahattı. Seyyid Bey orada benim kafam rahattır derdi. Seyyid Nasrullah’ın varlığı gerçekten onun için kalbi bir kuvvetti. Ne zaman bir zorluk veya sıkıntı hissetse Allah’a tevekkül ettikten ve İslam Devrimi Liderine güvendikten sonra Seyyid Nasrullah da var diye kendi benliğinde hissederdi. Yani Seyyid Nasrullah’ın varlığı onun için kalbi bir huzur ve güven kaynağıydı.
 
Ben onu gerçekten bir direniş liderinden çok daha öte bir olarak görüyorum. Benim için o amcamın konumundadır. Eğer bir konuda danışma ihtiyacı ortaya çıkarsa ona danışabilirim. Birinin bana nasihat etmesi gerekirse o bu konuda hazırdır. Ben bu sevgi ve ilişkiyi bir aile ilişkisi olarak görüyorum. Seyyid Hasan Nasrullah ve Hac Kasım Süleymani benim için çok farklı anlamlara sahip.
 
Sizin de buyurduğunuz gibi Hac Kasım, siyasi cenahlar üstü biriydi. Ben bu soruyu size bir hatıramı anlatarak cevaplayayım. Şunu söyleyebilirim ki babam, kendisini bu milletin bir askeri olarak görürdü. Attığı tüm adımlar millet içindi. Onun için halkın şu siyasi cenahtan veya bu siyasi cenahtan olmasının bir önemi yoktu. Yahut toplumun hangi kesiminden olduğunun, hatta hangi dine mensup olduğunun bir önemi yoktu. Gerçekten bu mesele onun için bir ölçüt değildi.
 
Hiçbir zaman sınırlamalar getirmemişti. Siz onun sözlerini dinlediniz, onun “o başörtülü kız da şu başörtüsüz kız da benim kızımdır. Bu bizim toplumumuzdur” şeklinde meşhur bir konuşması vardır. Bu, gerçekten onun kalbi inancıydı. O derdi ki ben bu milletin bir askeriyim ve benim görevim bu millete hizmet etmektir. Bunun falanca siyasi kesimden, şunun filanca siyasi kesimden olmasının onun için hiçbir önemi yoktu. O asla kendini bu tür siyasi kamplaşmalarla sınırlandırmazdı.
 
Benim hatırama gelince. Bir defasında Meşhed’e gitmiştik, dönüş yolundaydık. Biz uçakta “birinci sınıf” bölmesinin arkasındaki ön koltuklarda oturuyorduk. O benim yanımda oturuyordu, ben ortadaydım bir hanım da…
 
Hayır, asla o asla birinci sınıf bölmesine binmezdi. Havaalanlarında ne VIP araçlarını kullanırdı ne de “birinci sınıf” bölümünde seyahat ederdi. Halkın bindiği otobüse binerdi. Hatta bazen VIP arabaları gelirdi; ama o asla onlara binmezdi. Hatta onlar seslenir ve buyur ederlerdi; ama o asla aldırış etmezdi. O, ben halkı görmek istiyorum; ben eğer otobüsteki birkaç dakika içinde onların bir sorununu çözebileceksem onu çözeyim, halka faydalı olayım derdi.
 
Evet, yani havaalanındaki yolcuları uçağa taşıyan otobüse binerdi. Babam ayrı bir araca binmeyi kabul etmezdi. Evet o hanım benim yanıma oturmuştu. Onun başörtüsü de düzgün değildi. Uçak biraz rötar yaptı , biz 40 dakikadır uçaktaydık. Ben babamla konuşuyordum; babam kitap okuyordu. Yanımdaki hanım, “bu ülkede her şey sorun” diye söylenip şikayet ediyordu. “Uçuşları da diğer işleri gibi, sürekli bizi böyle işimizden ediyorlar” diye söyleniyor ve ülkenin durumundan şikayet ediyordu. Babam, bu ses nereden geliyor kimdir dercesine şöyle bir baktı ve tekrar kitabını okumaya devam etti. Uçak havalanınca elini cebine attı ve cebinden birkaç tatlı çıkardı ve bana bunlardan şu hanıma da ikram et dedi. Ben de bir peçeteye koyarak o hanıma ikram ettim. Hanım bana baktı, benim çarşaf giymiş biri olmam onun hoşuna gitmediğini gösteren bir tavırla “hayır teşekkürler” dedi ve reddetti. O ana kadar babamı tanımıyordu, onun Kasım Süleymani olduğunu bilmiyordu. Yani ona bakmamış ve yüzünü görmemişti, bu kimdir diye ona bakmamıştı. O, tatlıyı reddedince ben de geri aldım. O sırada uçağın pilotu geldi, babama selam verdi, hoş geldiniz dedi hal hatır sordu. Babamdan kabine gelmesini istedi. Babam da hayır teşekkür derim kitap okuyorum dedi. O sırada o hanım babamın Kasım Süleymani olduğunu anladı ve şoke oldu. Meğer kimin yanında oturmuşum ve kimin tatlısını reddettim dercesine hayretle bize bakıyor ve gerçekten o mu değil mi yoksa bu bir şaka mı diye anlamaya çalışıyordu. Gerçekten birkaç defa hayretle baktı.
 
Babam eğildi ve ona “Merhaba nasılsın kızım” dedi. O teşekkür ederim deyince babam, “Ben şikayet ettiğinizi duydum” diyerek onunla konuşmaya başladı. Ülkenin durumunun neden böyle olduğundan bahsetti. Babamın ona söylediği hala zihnimdedir. Babam ona dedi ki “Ülkemizde bir aksaklık, zayıflık, hata varsa bunlardan ülkedeki benim gibi yetkililer sorumludur. Devrim Lideri değil. O ülkedeki sorunların çözümü için çaba sarf ediyor ve halkın sorunları çözülsün diye uğraşıyor.” Uçuş boyunca o hanımla konuşup tartıştı ben de ortalarındaydım ve konuştuklarını dinliyordum. Uçak Tahran’a ulaştığında o hanımın düşünce tarzı çok değişmişti. O hanım, “ben bu söylediklerinizi arkadaşlarıma da anlatacağım. Ben Kasım Süleymani’yle konuştum o bana bunları söyledi diye anlatacağım” dedi. Arkadaşları onun Kasım Süleymani ile uçakta karşılaşıp konuştuğuna inanmayabilirdi. Babam tesbihini cebinden çıkarıp o hanıma hediye etti ve “alın bu tesbih ile benimle konuştuğumu onlara ispat edersiniz” dedi. Bu konuda örnekler çok fazladır.
 
Evet, o İmam Humeyni mektebinin bir askeriydi. Aynı şekilde İmam Hamenei’nin askeriydi. O, son dönemlere kadar İmam Humeyni’nin konuşmalarını dinlerdi. O şöyle derdi: İmam’ın konuşmaları o kadar derin ve içinden o kadar çok anlam çıkarılabiliyor ki bizim onları tekrar tekrar dinlememiz gerekiyor. İmam’ın sözlerinde felsefe vardır.
 
Aynı şekilde İmam Hamenei’nin askeriydi. O gerçekten tam bir samimiyetle İmam Hamenei’nin askeriydi. Sizler onun vasiyetnamesini gördünüz. O, halka İmam Hamenei’yi yalnız bırakmamasını vasiyet etti. Onu yalnız bırakmayın, liderimiz şu an yalnızdır ve bu sorunlardan yorulmuştur derdi. Ben, Hac Kasım’ın İmam Hamenei’ye olan sevgisini tarif edecek olursam şöyle diyebilirim. Onun boynu İmam Hamene’nin hükmü karşısında kıldan inceydi. O, bu konuda çok hassastı. O bana derdi ki üniversitede eğer birileri Kasım Süleymani’ye hakaret ederse hiç sorun değil sesini çıkarma; ama eğer İmam Hamenei’ye bir şey derlerse, asla buna sessiz kalma.
 
O, İmam Hamenei’yi çok mazlum olarak görürdü. İmam Hamenei’yi televizyonda konuşma yaparken gördüğünde “Allah’ım ona kurban olayım” derdi. Ona olan sevgisini ifade eder gösterirdi. Gerçekten anlatılmaz bir sevgisi vardı ona karşı.
 
Şehit İmad Muğniye konusunda oluşan sahneyi ben sadece bir kişiyle ilgili olarak görmüştüm. O da Hac Ahmed Kazımi’nin şehadeti sırasında olmuştu. Hac Ahmed Kazımi’nin şehadeti sırasında çekilmiş görüntülerde babamın nasıl ağladığını görmüştük. Duyduğu acı çok büyüktü ve bunu gizleyemiyordu. Ben, Şehit İmad Muğniye’nin şehadeti sırasında da aynı şeyi gördüm. Hiç unutmuyorum, birkaç gün babamla hiç konuşamadık. Annem, babanızın durumu şu an hiç iyi değil, şu an onunla konuşmayın derdi. O, bir can yoldaşını kaybetmişti.
 
Ben Şehit Kazımi’nin şehadeti sırasında babamda gördüğüm matem halinin aynısını Hac İmad’ın şehadetinde de gördüm. Onun şehadetinden sonra babamın ruhsal açıdan çok büyük bir sarsıntı geçirdiğini hissettim. Onunla ilişkileri o kadar yakındı.
 
Evet, çok doğru. 33 Günlük Savaş olduğu zaman ben küçüktüm. Ama hatırlıyorum. Tüm o dönem boyunca o Lübnan’daydı, bizim yanımızda değildi. Biz okula gidiyorduk; ama annem bize babamın nerede olduğunu söylemiyordu. Yani babamın Lübnan’a savaş için gittiğinden haberimiz yoktu. Ben ona duygusal olarak çok bağlı olduğum için sürekli ağlıyordum onu istiyordum. O bazen bir hafta geçtiği halde eve telefon edemiyordu. Ablalarım ve kardeşlerim babamın nerede olduğunu ve neyle meşgul olduğunu falan biliyorlardı.
 
O, altı, yedi günde bir telefon ederdi, ben ağlıyordum; annem babama benimle konuşmasını ve beni sakinleştirmesini söylerdi. Ben o sırada, ben de sizin yanınıza gelmek istiyorum diyordum. O ise hayır olmaz, iyi bir kız ol, anneni üzme ben yakında döneceğim diyordu. Gerçekten o tüm savaş boyunca yoktu. Onun savaştaki rolünü ve etkisini artık Seyyid Nasrullah anlatabilir.
 
O, evde dışarıdakinden tamamen farklı biriydi. İnsanların buna inanması zor olabilir. O gerçekten bir ev babası karakterine sahipti. Bizim eğitimimiz onun için çok önemliydi. O, okumayı olağanüstü çok severdi. O sürekli olarak çok çeşitli kitaplar okurdu, araştırmalar yapardı. Okuduğu kitaplar çok farklıydı, Kur’an da okurdu, roman da okurdu. Bilimsel kitaplar da okurdu. O, coğrafya bilgisi konusunda eşsizdi. Ben onun birçok yeri çok ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilmesine hayret ederdim. Haritayı tamamen ezberlemişti. Araştırmayı çok severdi ve gerçekten olağanüstü bir zekaya sahipti.
 
Şiir ezerlerdi, şiire aşıktı. Roman okurdu, hikaye okurdu, çeşitli tarihi insanların biyografilerini okurdu. Sporu çok severdi, vakti varsa sabah namazından sonra mutlaka yürüyüş yapardı. Ben ve kardeşim Muhammed Rıza bazen sabahları onunla birlikte gider yürüyüş yapardık.
 
Çok bambaşka bir şahsiyeti vardı. Cuma günleri evde olursa sabah kahvaltısı hazırlardı. Yemek yapmayı severdi. Bazen yaptıkları lezzetli olmazdı ve kendisi de yemezdi. Ama gerçekten ev işleriyle ve bizimle yakından ilgilenirdi.
 
Erkek kardeşim, ablam o, yolculuklardan eve geri döndüğünde çocuklarıyla bize gelirdi. Cuma günleri biz onu görmek için bir araya gelirdik. Torunları bahçede oyun oynardı, yaramazlık yaparlardı, gürültü yaparlardı o bahçeye çıkar onlarla birlikte olurdu. Tam bir büyük baba gibi davranırdı. Bir defasında iş yerindeyken torunlarının yani erkek kardeşimin çocuklarının ana okulunda bir kutlama programı olduğunu öğreniyor, askeri elbisesiyle oraya gidiyor. Ben bu çocukların büyük babasıyım diyor, herkes şaşırıyor. O gidiyor ve onlarla oynuyor. Bunlar onun için çok önemli şeylerdi. Çocukların zihninde büyük babalarıyla hatıralarının olması onun için gerçekten önemliydi.
 
Onun vasiyetnamesinin, İran halkıyla ilgili olan kısmını açıkladık ve yayımladık. Bu, okundu ve daha sonra da hatta basılıp yayımlandı. Onun vasiyetnamesinin bir de aileyle ilgili olan kısmı vardı. Bizim her birimizle ilgili yani benimle, kardeşlerim Fatıma, Nergis, Hüseyin, Muhammed Rıza ve annemle ilgili olarak her birimize ayrı ayrı şeyler yazmıştı. Yani her birimizin karakterine göre her birimize özel olarak vasiyette bulunmuştu. Benim açımdan vasiyetnamenin bir yönü benim için çok şaşırtıcıydı. Evet babamın güçlü bir edebiyatı olduğunu biliyordum. O, çok okuyan ve araştırma yapan biriydi ve yazılarında edebi yönü çok güçlüydü. O, tüm konuşmalarını veya yazılarını tamamen kendisi yazardı, vakit ayırır uğraşır ve kendi yazardı. Onun vasiyetnamesinin şahsi kısmında benim için çok ilginç, cazip ve güzel olan yan şuydu: O, annem için on sayfa vasiyetname yazmıştı. O, anneme yazdığı yazısının her cümlesini “hakkınızı helal ediniz, siz bu hayatta çok çile çektiniz” diye bitirmişti.
 
Annem, sürekli savaşlar, endişeler, kaygılar içinde, onun yokluğunda beş çocuk büyüterek babamla geçirdiği bu zorlu hayatta gerçekten çok istisnai biriydi. O hiçbir zaman yorulmadı, her zaman babamı destekledi. Benim için şu çok ilginçti ki o her bir satırda ondan helallik istemişti.
 
Ben öncelikle şunu arz edeyim babamla ilgili olarak mutlaka söylenmesi gereken bir şey var o da şudur. Babam bu yola adım attığı andan itibaren tanınıp bilinmemeyi, meçhul kalmayı tercih etmiş biriydi. Amerikan yönetiminin onu terörist listesine alıp suikastla tehdit etmesine kadar Hac Kasım, bilinen biri değildi. Kimse Hac Kasım’ı tanımıyordu. Ben diyorum ki bir insan en başından beri meçhul kalmayı seçmişse, Allah’la böyle bir ilişki kurmuşsa, halka halisane bir şekilde hizmet ediyorsa, son nefesine kadar bu halk için koşuyorsa, halk da bunu görüyor. Evet ben böylesine bir kitleyi bekliyordum. Çünkü Allah’ın bu meçhul kalma tercihiyle verdiği emeklerin mükafatını vereceğini biliyordum. Neler olduğunu gördük, sadece İran’da değil Irak’ta da, İran’ın tüm kentlerinde ve diğer ülkelerde nasıl gösteriler yapıldığını gördük. Gerçekten bu benim tahim edebildiğim bir şeydi.
 
Benim için o saatleri yeniden hatırlamak gerçekten çok zor. Bu soruya cevap düşünürken gerçekten zihnim kilitleniyor. O gece ben gerçekten artık nefes alamıyordum. Benim ve kardeşlerimin ona olan sevgisi sebebiyle o bizim için hayatımızın her şeyi demekti. Bizim için her şeyin anlamıydı. O bir arkadaştı, bir babaydı, bir dosttu, bir danışmandı, nasihat edicimizdi, öğretmenimizdi. O geceyle ilgili olarak size ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
 
Benim onunla son konuşmam, yaklaşık olarak gece saat 10 civarındaydı. Ben o gün iki üç defa onunla konuştum. O, o gün özel olarak benim evde yalnız kalmamam konusunda ısrar etmişti. Sürekli olarak bana ablan Fatıma’nın evine git dedi. Ben onun bu ısrarının sebebini gerçekten bilmiyordum. Ben evde yalnızdım; çünkü annem erkek kardeşimin evindeydi. O benim evde yalnız kalmamı istememişti. Aslına bu seyahatinde ben de onunla birlikte gidecektim. Son kez görüştüğümüz Salı günü, bana: “Durum iyi değil, şimdilik sen kal eğer durum iyi ve sakin olursa ben sana haber veririm gelirsin” demişti. Onunla son görüşmemizde bana: “Ben dönünce birlikte Meşhed’e gideriz” dedi. Ben çok üzgündüm, çünkü o 20 gündür yoktu ve şimdi tekrar gitmek istiyordu ve ben ise onun bizim yanımızda olmasını istiyordum. Sadece ben de değil tüm ablalarım, abilerim hepsi bizimle biraz daha kalın diye şikayet ediyorlardı. O ise: “Gerçekten durum iyi değil, mutlaka gitmem gerekiyor” demişti. O gece bana telefon etti ve “Bana kızma söz veriyorum döndüğümde sana söz veriyorum birlikte Meşhed’e gideceğiz” dedi. O gerçekten de Meşhed’e gitti; ama maalesef biz onun yanında olma mutluluğuna ulaşamadık.
 
Ben, onun kendi cümlesini söyleyeyim. Ahmed Kazımi şehit olduğunda o bir röportajında demişti ki: “Beni de kendinle götür” Eğer o şimdi burada olsaydı ona derdim ki bizim için çok geçiyor, beni kardeşlerimi ve annemi de götür. Onsuz geçirdiğimiz bir yıl çok zor geçti. Ben ondan yalnızca bizi de götürmesini istiyorum.
 
Şuna kesinlikle inanıyorum, Allah o şehitlerin kanını o iğrenç katilin yanına bırakmayacak. O, mümkün olan en kötü şekilde o kanın bedelini ödeyecek.
 

Diğer Yazılarımız